12 Ocak 2017 Perşembe

Ah o geçmiş neyler?!

Ah o geçmiş zamanlar diye başlayan ve artık klişeleşmiş birçok yazı okumuşsunuzdur. Ramazan gelir ve birileri çıkar der ki “Ah! O geçmiş Ramazanlar” Kurban gelir aynısı, kış gelir aynısı, yaz gelir aynısı…
Bulunduğumuz halden memnun olmamız gerektiğini düşündüğümden dolayı da bu yazıyı kaleme almadım.
Bazen de “Ah! O eski evlatlar, eski gelinler, eski talebeler/öğrenciler…” gibi yakınmalar da duyarız.
Peki burada irdelenmesi gereken mesele ne. Örneğin 30 sene önceki bir Ramazan ayını düşünelim. Güneş doğuyor ve batıyordu. Mevsime göre yağmur yağabiliyor veya yağmayabiliyordu. Ezan vakti müezzin ezanını okuyordu. Sofralar yine kuruluyordu. Oruç tutuluyor mahyalar süsleniyordu.
-Şu anda?
Aynı işler yine yapılıyor. Yine Güneş zamanında doğup batıyor. Yani olaylarda bir değişiklik yok. O halde değişen Ramazan ayı değil. Değişen insanlar…
“Ah! O eski ramazanlar.” değil de “Ah! O eski insanlar.” demeliyiz.
Bir şehri, bir ayı, mahalleyi, sokağı, evi güzelleştiren o “sene” , “zaman” değil. Oralarda yaşayan insanlar. Fakirlik önceden de vardı. Zenginlik gibi. İşçilik o zaman da vardı, patronluk gibi. Yani pozisyonlarımız aslında aynı. Bulunduğumuz zamanı, ortamı güzelleştirmek, gelecekte özleyecek hale getirmek bizim elimizde.
“Ah! O geçmiş” demek yerine dikkat etmemiz gereken mesele bizim büyüklerimiz bulundukları hal içerisinde ister yokluk hali olsun ister varlık, ister savaş ister sulh ne olursa olsun hayatı güzelleştirmeyi başarmışlar. Yani eskiden o Ah çekilen hayatın güzel olmasının sebebi o zamanın şartları değil, o zamanın insanları. Dünya devam ediyor. Hayat tekerrürden ibarettir derler. Onlar, babalarımız bulundukları hal içerisinde mutlu olmayı, medeniyet kurabilmeyi başarabildiyse bize düşen bizim de bulunduğumuz bu hal içerisinde -teknolojik gelişmeler, uzay çağı vs vs- bunu başarabilmektir. Eskiye özenmeyi bırakıp eski insanların kendi zamanlarının şartlarına karşı verdikleri mücadeleye, her zorluğa rağmen kalp sükûnunu elde edebilişlerine özenmeliyiz. Örneğin cömertlik tarihin her asrında insanı ve dalga dalga toplumu huzurlu kılan bir ahlak. Yoksa tarihin 1800 veya başka bir tarih oluşu değil insanları, toplumları mutlu kılan.
Onlar bir nesildi, gelip geçtiler. Şimdi çağ bizim çağımız, zaman bizim zamanımız. Önümüzde hangi durumlar var ise bu durum içerisinde inşa etmeliyiz medeniyeti. Sokağa çıktığımız zaman yüzümüzdeki tebessüm katkıdır medeniyete, huzurlu bir toplum inşa etmeye. 

24 Ekim 2016 Pazartesi

Türkiye Yükselirken Kaybettiklerimiz

Türkiye yükselirken... Evet Türkiye yükselirken... Çünkü Türkiye'nin son zamanlarda hayli bir mesafe katettiği herkesçe malumdur. Kafir üzerimize bu kadar geliyorsa, her köşeden bizi sıkıştırıyor-sa, içimizden hainler edinip darbeye kalkışıyorsa hakikaten ya onlara dokunacak bir şey yaptık ya da hakimiyetlerini, düzenlerini sarsmaya yönelik adımlar attık, bir şeyler yaptık demektir.

Bahsetmek istediğim mesele bu değil. Asıl bahsetmek istediğim mesele ülkesel çapta görünen, koşuşturulan bu gelişme ile kaybettiklerimiz, unuttuklarımız, göz ardı ettiklerimiz... Gençlik ve hayat kurmak... Bir işe atılmak, aile sahibi olmak, anne-babanın sırtına yük olmaktan kurtulmak, ekmeğini eline almak... gibi meseleler. Eğitim sistemimiz 4+4+4 yani 12 sene üniversiteye kadar. Ardından 4 sene hazırlıkla beraber 5 sene üniversite eğitimi. Bir sene uzasa yaklaşık olarak yaş olur 23. Üniversiteye de bir sene geç başlandığı takdirde yaş 24. Kimi mezuniyetten sonra memur olmayı seçer, daha doğrusu memur olma yolu ona açıktır, kimi de memur olmayı seçmez, yine daha doğrusu atamalarda sıkıntı vardır, önü kapalıdır, mecburen özel sektöre yönelir. Atanmak isteyen KPSS ye hazırlık, az puan çok puan tekrar girelim vs derken 2 sene daha, atanma için de 2 sene daha. Özel sektörde çalışmak isteyen tabi hemen 3 bin-5 bin TL maaşla başlamaz. O da kendini toparlayana kadar 2-3 sene derken yaş dayanır otuza. Şairin dediği gibi ömrün yarısı. Ancak hala elde avuçta bir şey yoktur. Ya da yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Daha askerlik var. Kısa-uzun dönem derken, git-gel kendini toparla... Bir sene de oradan. Tabiri caizse hala ipsiz sapsız dolaşılıyordur. Sıra geldi aile kurmaya. Yaş dayanmış otuzlara. Hadi şimdi de bunun telaşı. Bu da minimum bir seneyi alsa, nişan-kına-düğün vs, hayatın önemli bir kısmı geçmiş oldu. Bu ihtiyaçlarını daha yeni karşılamış olan genç (!) şimdi tüm kuvvetini işinde uzman olmaya, ülkesi için faydalı bir birey olmaya harcayabilir demektir. Ancak bu yaşa kadar hayata başlayamamış olmanın, genliği ders sıralarında harap etmenin tesiri ve beden yorulmaya başladığı takdirde evlilik ve yükselmeye başlamış maaşın rehavetiyle gençte (!) oluşan emeklilik fikri. Devlet kurumlarında lutfen çalışan (!) bir yığın tembel insan...

Eğer bin yıllık medeniyetimizi, tarihimizi incelersek gençlerin hayata otuzlarında değil on beşlerinde atıldığını görürüz. Hatta minik yaşta kahramanlar görürüz. Çocuk yaşta askere, düşmanla harb etmeye gidenleri görürüz. 7 yaşında hafız olanları, on küsür yaşında fetva verecek kemale erenleri görürüz. Yirmi beş yaşında hala toplu taşımaya indirimli binen, bir baltaya sap olamamış gençleri değil!

O halde bu konunun ülkemizin değerli sosyologları, pedagogları tarafından ihtimamla incelenmesi gerekir. Şu kağıt üstünde kare köklü sayıları çözebilmek, roman okuyabilecek kadar Türkçe bilebilmek için 8 sene heba etmemek için çare aranmalı. Eğitim süresi arttırılarak işsizliğe çare bulmak ülkeyi aldatmaktan başka bir şey değildir. Sokaklarda hala bir aile dahi kuramamış 20'lerinde,25'lerinde hatta 30'larında bir yığın kitle varsa - ki çok fazla var - bu ülkede ters giden bir şeyler var. Göz ardı edilen temel meseleler var. Huzurlu bir ailede yaşamayan bir bireyden toplumun meselelerine kafa yorması, sosyolojik problemlere çare araması nasıl beklenir. Diyeceksiniz ki ''Bu dediklerini okul okurken yapabilenler, daha lisedeyken, üniversitedeyken işini kuranlar, ailesini kuranlar var, bu kabiliyet, gayret, çaba, beceri meselesi'' Evet Haklısınız! Lakin bu kişiler her şehirde, her üniversitede bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insanlar. Çare o dur ki umumu ihata eder. Umumun derdine derman olmayan bir çare nakıstır. Bu probleme istinaden toplum şekillenme ve her bir sonraki nesilde olgunlaşma yaşı daha da gecikmektedir. Bugün 15 yaşında 7 yaş aklında yaşayan koca bir nesil var. Dikkat ederseniz birçok yönden birbirlerine benzerler. Vücut yapılarının anormal sağlıksız iriliği, yüzlerindeki tek tip çocuğumsuluk, konuşmalarındaki çocukluk veya olgun birey dışındaki her şey, günümüzden kopuk, bilgisayar ekranlarına bağlı, toplumsal meselelere duyarsız, ilgisiz, alakasız...
Öyle bir zamandayız ki üniversite mezunları, okumamış, küçüklüğünden beri bir ustanın yanında herhangi bir meslekte ustalaşmış, belini doğrultmuş, hayatını kurmuş gençlere özenir oldu. Okumak hayatı heba etmek olarak görülmeye başlandı.

Eğitim hayatı kısaltılmalı veya ilkokuldan itibaren veyahut ikinci 4'ten itibaren meslek seçimi, branş seçimi yapılmalı ve buna binaen meslek eğitimi başlamalı. Lise ile birlikte günün bir kısmı eğitime bir kısmı mesleği icra etmeye ayrılmalı ve bunun karşılığında gence hayatını kurma fırsatı verilmeli. Ailesini kuran, mesleğini icra eden ve ölünceye kadar mesleğinde kendini daha da uzmanlaştırmaya gayret eden nesiller yetiştirilmeli. Aksi takdirde günümüz kaba ifadesiyle maddi olarak ''bir yere kapak atan'' genç aile kurmak ve yatmak ile hayatını geçirecektir.

27 Eylül 2016 Salı

SEMA AYİNİ

Bilindiği gibi bazı gruplar -ülkemizde de mevcutlar- sema adı altında bir araya gelerek müzik eşliğinde ritüeller gerçekleştiriyor ve bununla kalplerin salah bulacağını iddia ediyorlar. Müzik eşliğinde semazen adında bir takım insanlar dönüyor ve bazen kadın-erkek karışık bir topluluk bunu dinliyor ve izliyorlar. Üstelik bu ayinlere davet eden davetçileri de var. Bunu din adına, Allah için yaptıklarını iddia ediyor ve sohbet kelimesini de kullanmayı ihmal etmiyorlar. Öncelikle bilmek gerekir ki İbadetler ve Allah’a yaklaştıran şeyler ancak Peygamberlerden öğrenilir. Haram, ancak Allah’ın haram kıldıklarıdır, din de ancak Allah’ın bildirdiğidir. ‘’Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı. Derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azab vardır.’’ ( Şura, 21) ‘’(Rasulüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’’ (Al-i İmran, 31) Sema emredilen ve sevilen bir şey olsaydı, sevilen ve ibadet edilen Allah’a karşı kalpler onunla salah bulsaydı, şer-i deliller ona işaret ederdi. Bilindiği gibi Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in ‘’Kuşakların en hayırlısı, içinde bulunduğum kuşaktır, sonra ikinci ve üçüncü kuşaktır.’’ buyurmuştur. En hayırlı kuşaklarda Hicaz, Yemen, Şam, Irak, Mısır ve Horasan’da hayır ve din ehlinden, kalplerin salah bulması için bidat olan sema için bir araya gelen kimse yoktur. Bu yüzden imam Ahmed ve başka imamlar semaı mekruh görmüştür. Hatta İmam-ı Şafii rahmetullahi aleyh, semaı zındıkların uydurduğunu söyleyerek şöyle der: ‘’ Bağdat’ta zındıkları sema diye bir şey uydurmuşlar, onunla insanları Kur’an’dan alıkoyuyorlar. Allah bu fitneden tüm iman edenleri muhafaza etsin.

22 Eylül 2016 Perşembe

''DİNİ'' Programlar (!)

Son zamanların yeni modalarından. Televizyon ekranlarında malum şahıslar tarafından soruların cevaplandığı, din dediğimiz zaman zihnimizde oluşması imkansız formatlarda birçok ''dini'' programlar...

Gönülleriniz coşacak, Peygamber anılacak gibi sloganlar kullanılıyor, değişik müziklerle kalplerin heyecanına heyecan katılıyor. (!)

Ve çoğunun ortak noktalarından biri programı mini etekli bir bacımızın sunması. Ha bi de her soruda ağzını bükerek yaa öyle mi, ne güzel, değerli hocam... demeleri.

Şimdi gençlerin konuk edildiği hocaların ''sunucu'' dahi olduğu, İslam ümmeti içerisindeki saygın Hoca kelimesinin iyice hafifletildiği, yüksek meblaların döndüğü, hele bir de katılan gençlerin embesil gibi, 5 yaşındaki çocukların dahi sormayacağı soruları soran, hocaların (!) da erkek gibi, adam gibi hakkı söyleyemediği / söylemediği tiksindirici, iğrenç ''dini'' programlar.

Sorulan sorularda bir ahmaklık, belki cahillik...

Hocalarda bir cıvıklık, belki ılımlı İslamcılık (!)...

Arkada gönülleri coşturan (!) fon müzikler...

Ve gönüller dini duygularla coşmuşken (!) hemen araya sokulan ahlaksızca reklamlar...

Boğulmamak elde değil, sıkılmamak, öfkelenmemek, hiddetlenmemek elde değil...

Peki biz Müslümanların ilim meclisleri nasıldı? Nasıl? Bunları gördüğümüz vakit hiç aklımıza geldi mi acaba Peygamberimizin ( canımız ona feda olsun) meclisi nasıldı?

Edep, haya, tevazu, ahlak, iffet, haremlik-selamlık... Bu kavramlar bu tür programlarda hiç görünüyor, göze çarpıyor mu?

Hocalarda heybet, vakar, takva, hikmetli kelam, kelamda tesir... Bu tür şeyler bu programlar da var mı?

Ben mi çok karamsarım yoksa bu tür programlar İslam ile tamamen zıt mı? Kalbinde bu saydığım kavramlara mana verenler de bu programlardan rahatsız oluyorlar mı? Sanki din ile alay ediliyor hissine kapılıyorlar mı? Öfke ile karılık acıma kalplerini tahrip ediyor, alınlarındaki çizgileri arttırıyor mu?

Bir fahişe kadın Peygamberimizin meclisine geldi, O'nun halinden tesir aldı ve haya onu bürüdü. Bu programlarda haya nerede. Sanki özel modacılar tarafından tasarlanmış gözlere alıştırılmaya çalışılan tesettürlü (!) kıyafetler sergileniyor. Tesettürü oyuncak hale getirmiş Cehennem ateşleri dini kirli ağızlarına bulaştırmış soru soruyor(!) Daracık kıyafetlerle bir taraftan mevlasına isyan ederken diğer taraftan yabancıyla el ele tutuşmaya cevaz arıyor. Cahilliğinden mi bu tür ahmakça sorular kasıt mı anlaşılmıyor. Lakin ortada bir terslik oluğu apaçık belli. Hakkı yok mu diyeceksiniz ama tesettürsüz bir hanım kardeşimiz (!) namazda kadınların neden kamet almadığını soruyor. Sizce evet sizce - bir vicdanınıza sorun- bu işte bir terslik yok mu? Papanın meclisinde Müslüman kıyafetiyle oturan biri onun kipasının rengini sorsa denmez mi nerden çıktı busoru, yeri mi, zamanı mı? Hele önce sen bi kendi haline bak! Şu üzerindeki gavur (!) kıyafetine bak, sıra buna gelene kada senin yapacağın çok işler var.

Ve meşrulaştırılan ahmaklıklar... Allah sonumuzu hayretsin. Bu dini (!) programları yapanlarıni yönetenlerin, istismar edenlerin, üzerinden yüklü miktarda kazanç (!) elde edenlerin şerrinden muhafaza etsin. Dini özünden uzaklaştırmak isteyenlere fırsat vermesin.

Çok ilim sahibi diyemeyeceğim çünkü bundan evvel ERKEKLERE, ADAMLARA ihtiyaç duyuyoruz. Hakkı çekinmeden söyleyebilecek yiğitlere ihtiyaç duyuyoruz. Din ortamı adı altında (ilahiyatlar, müftülükler...) haremlik-selamlığı yıkanlarla, edep-hayayı bitirenlerle, ümmetin değerlerini küçümseyenlerle, gavur profilli müslüman üretmek isteyen hain, korkak, ürkek, yalaka, makam düşkünü kimselerle mücadele etmeye, edecek yiğitler yetiştirmeye ihtiyaç duyuyoruz.

21 Nisan 2016 Perşembe

Beden Kan Kaybediyor

''Müminler tek bir beden gibidirler.'' hadis-i şerifini işitmeyen yoktur. Hadis-i Şerifler bizim için birer reçetedirler. Kuran-ı Kerim bizim için bir hidayet rehberi ve nurdur. Peki madem biz müminler birer beden gibiyiz.O halde;
1. Piyasadaki her sektör insan bedenine hizmet etme gayesi güder. Örneğin otomotiv sektörü bedenin daha sür'atli ve konforlu ulaşımını sağlamayı hedefler. Aynı şekilde tekstil bedenin soğuktan korunması ve güzel görünmesi için çalışır. Ayakkabı sektörü bedenin sadece bir kısmı olan ayak için, ayağın konforu için hummalı bir mesai harcar. Ve yine tıp sektörü hiçbir masraftan kaçınmayarak sadece bedenin sıhhati için çok büyük bir gayret gösterir. Örnekler çoğaltılabilir. Bu kabilden her sektörün kendince insan bedeni için hummalı bir çalışma yaptığı anlaşılmış oldu. Yapılan tüm bu çalışmaların ortak gayesi elbette bedenin konfor ve rahatıdır.
2. Yine dünyada kurulan tüm ekonomik organizasyonlar, yapılan finansal çalışmalar, düzenlenen iktisat toplantıları, kurulan borsalar vs vs hepsi yine insan bedeni içindir. İnsan bedeni istifade edemedikten sonra bunun ne kıymeti olabilir. Çok pahalı olmasına rağmen nasıl bir saat asıl amacı olan vakti tayin etmek, saatin kaç olduğunu haber vermek işini yerine getirmediğinde bir kıymeti olmuyorsa ekonomik faaliyetler de bu kabildendir. Burada da asıl olan bedenin hazzı, konforu ve dahi lüksüdür.
3.İnsan bedeni için yine birçok can feda edilir. Örneğin canlı olduklarını bildiğimiz hayvanlar ve dahi yine canlı olduklarını bildiğimiz bitkiler hep insan bedeninin hizmetkarlarıdır. Bu beden için onlardan vazgeçilebiliyor. Öyle ki her gün belki yeryüzünde milyonlarca hayvana sırf insan bedeni için kıyılıyor.

Anlaşılmış oldu ki yeryüzündeki tüm faaliyetler insan bedeni içindir. Bir kıyafet fabrikasının et temin eden kasaba 'Arkadaş! İnsan çıplak halde iken, soğukta donuyor iken eti ne yapsın, gel sen bırak bu kasaplık işini, benim işim daha önemli, gel sen de tekstilde çalış'' deme hakkı yoksa aynı şekilde gıda sektöründe çalışan birinin bunu inşaat sektöründe çalışan birine söyleme hakkı yoktur.
Bedenin çeşitli birçok ihtiyacı vardır.

Bu bedeni ümmet olarak düşünür ve Müslümanlar içerisinde farklı ''cemaatler'' halinde çalışma yapanları da bu beden için çalışan sektörler olarak düşünürsek iş biraz açığa çıkmış olur. Bu herkesçe zaten malum bir meseledir.

Peki bu ''beden'' caddede yürürken kendisine kurşun isabet etse ve üzerinde derin bir yara meydana gelse o halde durum ne olacak. Üstelik gelen kurşun ile açılan yara, ardı ardına gelen kurşunlarla büyüse ve hatta bedenin bir çok yerinde delikler, ağır hasarlar oluşmaya başlarsa evet işte bu takdirde ne olacak.Tekstil ile uğraşan benim işim kıyafet bedenin bu hali beni ilgilendirmez m diyecek; kasap benim işim et temin etmek bu benimle alakalı bir mesele değil mi diyecek veya kasap hayır bu yeterince et yemediği için, tekstilci yeterince giyinmediği için başına bunlar geldi mi diyecek. Bu durumdaki veya kan kaybeden, hayat tehlikesi belirmiş bir bedenin en önemli ihtiyacı öncelikle kurşunları kesmek ve bizzat açık olan yaralar ve hatta nefesi kesilmiş hayatı için olmazsa olmaz denilebilecek unsurların temini en mühim mesele iken herkes kendi işine mi devam etmeli yoksa bu biçare haldeki bedenin yardımına hep beraber koşmalı mı!..
Çok değerli Müminler! Ümmet bugün kan kaybediyor. Bahsettiğim kan maddi bedenimiz içinde seyreden kırmızı sıvı değildir. Bahsettiğim kan bu ümmeti ''Ümmet-i Muhammed'' yapan unsurdur. Kimimiz ilmin derin meseleleriyle boğuşurken, Kuran'ın farklı şekillerde okunması üzerine yoğunlaşmışken, hadislerin sıhhati ile uğraşırken, namazların şekillerine takılmışken, kılık kıyafet ile ahkam keserken ve dahi dinin birçok mühim cüzü ile meşgul olurken ümmet kan kaybediyor. Bizler Tabiinin sağlam iman temelleri üzerine kurduğu ilmi meseleler ile uğraşırken bugün o temeller sarsılmaya başlamıştır. Kökü zayıf olan bir ağacın dalları yeşermediği gibi, temelleri sağlam olmayan Müslümanların da ilim dalları yeşermeyecek aksine kuruyacaktır. Çünkü ibadetler, ilmin derin meseleleri ve dahi bu cihetten birçok değer iman temelinin meyveleridir. O halde şimdi meyveler üzerine yoğunlaşmak yerine köke yönelmeliyiz. Kelime-i Şahadetin dahi unutuldğu İslam coğrafyalarında bu temelleri yeniden inşa etmeli, oturduğumuz şaşalı koltuklardan kalkarak ve yumuşak minderleri terkederek Sahabe-i Kiram gibi diyar diyar malımızı ve canımızla dinin cezbesini kalbimize, umurunu bedenimize süs yaparak yollara revan olmalı, bu uğurda can vermeyi göze almalıyız. Medine devrinden önce Mekke devrini yaşamalı, Tabiin devrinden önce Sahabe devrini ihya etmeliyiz. İtminan içinde çalışmayı bizden sonraki nesillere bırakmalı, Sahabe'nin oğullarına hazırladıkları ortamı oğullarımıza hazırlamalıyız.
 Peki tüm bunları kabul ettik, şimdi ne mi yapmalıyız?



3 Nisan 2016 Pazar

Bu fıtrat da ne ola

Bu nasıl bir ilimdir Ya Alim
 İlminin bir cüzü Dünya
 Dünyanın cüzüne vakıf olan bizde deha
Fıtratında din hamiyeti var derler
Dinde feraset sahibi derler
Altını biliriz nereden çıkar
Mücevhere vakıfız gümüşe nereden çıkar
Lakin bu hazine ne ola ki
Onda var derler
Neyin neticesidir bu fıtrattaki mücevherat
Yoksa bir çalışmanın neticesi midir?
Veyahut çalışma mı bu mücevheratın neticesidir?
Ne demek bu ‘’fıtratında var’’ ?
Baktığımız zaman ona mükemmel bir bina görürüz
Bu bina tek tek taşları örerek mi oldu?
Yoksa onu seçip de bu binayı hazır olarak lütuf mu etti?
Marketten mi aldı ki fıtratında var?
Nereden gelir bu duygular bu hissiyat Var mı oldu var mıydı?
Bizim mi elimizde?
Yoksa rahmet sahibinin ihtiyarı mı?
Mücevher odasına girip de boş çıkmak isteyen olur mu?
Fırsatı görüp de kaçırmak isteyen olur mu?
Güneşi elinde tutan ondan mahrum olur mu?
Sorulara yanıt veren olur mu?
İsteyip de elde edemeyen ne etsin?
Rüyasında görüp de layık olmayan ne yapsın?
Kabını cahilce kirleten bir daha nasıl temizlesin?
Ölen bir daha nasıl dirilsin Susuz kalana su veren olmaz mı?
Orada o nasipliler koltuklar üzerinde gölgeler altında
Çalışmalarını-fedakarlıklarını yad ederek gönül eğlendirirken
Nasibi olmayan ne yapsın
Uzaktan mı izlesin orada da veyahut hiç yaklaşamasın mı?
Onlara yaklaşamayan onların Pir’ine , nurun kalbinden intişar ettiği membaa
Gül bahçesinin nur yüzlü dostlarına
 Nasıl yaklaşsın
Aaah aah
Bu garip neylesin
Ömer Faruk URAL

Suriye Problemi İlgili Bir Not...

Rusya'nın eliyle Abdulhamid Han zamanında İran'da Şiilik yayılmış ve bugün de çalışmalarının neticesi olan Şii İran ile Suriye Şiileştirilmeye çalışılıyor. Nitekim Melun Esed Yönetimi her şehirde en az bir tane olmak üzere şiilik hem de şiiliğin en berbat kolu olan nusayrilik ( öyle kötü ki Şii lideri olan Humeyni bile bunları onaylamamış hatta kafir ilan etmişti, çünkü tarihte Müslümanlara en büyük zararlar hep bunların eliyle gelmiştir, Bağdat elimizden hep bunların sebebiyle çıkmıştır, Yahudilerle direk irtibat ve yardımlaşma içinde olan bunlar İslam dünyasındaki en büyük hainlerdir ) okulu açıyor. Ehl-i Sünnet alimleri de konuşamıyor konuşanlar da hemen öldürülüyor. Urfa'da bulunmak hasebiyle (burada İlahiyat Fakültesinde okumaktayım) bu olaylar içerisinde bulunmuş birçok alimle görüşebiliyoruz. Bugün görüştüğüm Alim 4 erkek çocuğundan üçünü şehit vermiş biri de hapsedilmişti.